İstanbul Güvenlik Konferansı 2017

Alt Katta Yangın Üst Katta Düğün

Çok değerli Uganda Millî Güvenlik Bakanı, dost ve kardeş Polonya’nın çok değerli Genelkurmay Başkanı, Pakistan’ın çok değerli Savunma Bakan Yardımcısı, Somali’nin çok değerli İç Güvenlik Bakan Yardımcısı, TASAM Millî Güvenlik ve Savunma Enstitüsü Yüksek İstişare Kurulu Üyeleri, çok değerli TASAM Başkan Yardımcıları, büyükelçiler, Ulusal Kurumlarımızdan, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekrterliğinden, Türk Silahlı Kuvvetlerinden katılan başta İl Jandarma Komutanımız olmak üzere çok değerli Komutanlarımız ve hanımefendiler, beyefendiler öncelikle teşrifiniz için teşekkürlerimi iletiyorum.
 
 
Şüphesiz bu Konferans’ın ikinci defa gerçekleştirilmesine katkı sunan bütün kurumlara, kişilere ve Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü’nün çok değerli Eş-Direktörü Tolga SAKMAN Bey’in yönetiminde süreci bugüne getiren ekibe ve bütün yönetimimize içten teşekkürlerimi sunuyorum.  
 
Bugün Kurum Başkanı sıfatıyla ne yapacağız, ne için yapacağız, nasıl yapacağız noktasında bir giriş yapmaya çalışacağım. Dolayısıyla öncelikle bu yılki Konferans’ın temel başlıklarıyla sözlerime başlamak istiyorum. Bizim bu yıl için belirlediğimiz ana tema ‘’Devlet Doğasının Değişimi ve Güvenliğin Sınırları’’ oldu. Son birkaç yıldır özellikle Türkiye’de ve yaptığımız uluslararası toplantılarda ‘’Devlet Doğasının Değişimi’’ ve sürece uyum sağlamadaki kurumsal altyapı eksikliklerini tartışmaya açmaya çalıştık. Fakat çok önemli bir mesafe kat ettiğimizi söylememiz mümkün değil. Çünkü zihniyet ve yapısal dönüşüm çok zaman, emek ve kaynak gerektiriyor. Fakat dünyanın hızı bizim ihtiyaç duyduğumuz bu zamana izin vermiyor. Dolayısıyla çevremizden başlayarak devlet doğasının değişimine ayak uyduramayan ülkelerin de çok çeşitli şekilde savrulduğunu ve ciddi istikrarsızlıklarla karşı karşıya geldiğini hep birlikte görüyoruz.
 
İçinde yaşadığımız dünya üç temel parametreyle şekilleniyor. Bunlar sıklıkla ifade ettiğimiz gibi Doğu ve Batı arasındaki temel rekabet parametreleri; ‘’mikro-milliyetçilik’’, ‘’entegrasyon’’, ‘’öngörülemezlik’’ olarak bütün dünyayı şekillendiriyor. Bu şekillendirmenin de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla başlayan süreçte mikro-milliyetçiliğin mümkün olan en az acı süreçle Sovyetlerin dağılmış olması, müteakiben Yugoslavya’nın 8 parçaya dağılmış olması, yine devamında Sudan’ın bölünmüş olması ve buraya kadar çok az kayıpla ve barışçıl şekilde sağlanan bu bölünmelerin Arap Baharı ile birlikte daha yıkıcı ve daha yıpratıcı bir sürece dönüştüğünü hep birlikte görüyoruz.
 
 
Özellikle Türkiye’nin de merkezinde bulunduğu bölgenin mikro-milliyetçilik açısından taşıdığı riskleri çok iyi analiz etmesi gerekiyor. Bu mikro-milliyetçilik konusu; sadece etnik kökene dayanan bir tanımdan ziyade, çatışma potansiyeli taşıyan bütün farklılıkları kapsıyor. Dolayısıyla mikro-milliyetçilik kavramının en gelişmiş ülkelerden üçüncü dünya ülkelerine kadar yayılan perspektifte çok ciddi bir risk olarak önümüzdeki 10 yılı şekillendireceği gözüküyor. Önümüzdeki 10-20 yıl içerisinde 400 ila 2.000 üyeli bir uluslararası sistemin oluşacağı yönünde oldukça sağlam verilere dayanan senaryolar olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bu anlamda her ülkenin kendi riskini doğru analiz etmesi ve bunu önleyecek alt yapıyı geliştirmesinin önemine dikkat çekiyorum.
 
Temel başlıkları izninizle tekrarlamak istiyorum. Burada ‘’Devlet Doğasının Değişimi ve Güvenliğin Sınırlarını’’ konuşurken bununla birlikte “beklenti yönetimini” ve beklenti yönetimine bağlı “güvenlik” konusunu öne çıkarıyoruz. Devlet doğasının değişimine uyum sağlamak zorunda olduğunu düşünen bütün ülkelerin geçirmek zorunda oldukları “güvenlik ve savunma reformuna” dikkat çekiyoruz. Diğer alt başlıklarda da “sınır güvenliği”, “şehir güvenliği”, “insan güvenliği”, “gıda güvenliği” gibi temel alanlarda geçirilmesi gereken “evrime” dikkat çekeceğiz. Buradaki tartışmalar ve ortaya çıkacak çıktılar da bu başlıklara hizmet edecek ve karar alıcılar için, ülke kamuoyları için çeşitli seviyelerde bilgi üretmiş olacak.
 
Yine “bölgesel çatışmalar”, “güvenliğin yönetimi”, “stratejiler ve oyuncular”, “yeni güvenlik teknolojileri” ve özellikle savunma alanında da yaşanmaya başlanan “otonom silahlar” meselesi ve bunun “etik ve ahlaki boyutları”, “enerji güvenliği”, “enformatik güvenlik”, “siber güvenlik” gibi yeni temel alanları da bu önümüzdeki iki gün içerisinde hep birlikte tartışacağız.
 
Ayrıca yapılacak olan özel çalıştaylarda da “Türkiye’nin Mega Savunma Projeleri” ile ilgili bir çalıştay yapacağız. Bunun yanı sıra Türkiye’nin ihtiyacı olan “güvenlik-savunma reformu” ile ilgili temel başlıklarda çalıştaylar yapılacak. Bir de “siyasal iletişim” ile ilgili bir çalıştay var. Bu çalıştay da Türkiye’nin Dünya’daki imajı konusunda olumlu ve olumsuz görüşlerin değerlendirileceği, duayen isimlerin katıldığı bir toplantı olacak. Önümüzdeki iki gün içerisinde dört salonda yaklaşık 30 oturumla bu konuları tartışmaya devam edeceğiz.
 
Bütün bu tartışmalar bizim bundan sonra ifade edeceğimiz dünyaya uyum sağlamak için. Başta biraz bahsettim. ‘’mikro-milliyetçilik’’, ‘’entegrasyon’’ ve ‘’öngörülemezlik’’ üzerinden gelişen dünya sistemine bizim kurumsal altyapılarımızın, ülkelerimizin nasıl uyum sağlayacağı noktasında hep birlikte egzersiz yapacağız.
 
Şüphesiz “mikro-milliyetçilik”, yüzyılı belirleyen temel unsurlardan birisi ve önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde temel belirleyiciliğe oynayacağı gözüküyor. Uluslararası sistemin çalıştığı dönemlerde bu tür gelişmelerin biraz yavaş olduğunu ama sistemde yaşanacak herhangi bir tıkanma anında da, mesela SSCB’nin bir gecede dağılması gibi, bu tür süreçlerin kontrolden çıkıp, çok hızlı bir şekilde bölgeleri etkileyeceğini söyleyebiliriz. Örneğin; yine bizim dost ve kardeş ülke Endonezya’da yakın zamanda bulundum; 520 bölge, 17.508 ada, 2.500 farklı dil konuşulan bir ülkedeydik. Dolayısıyla öyle bir şey olmasını asla ümit etmiyoruz ama Endonezya gibi ülkelerin herhangi bir travma anında kaça bölünecekleri konusunda öngörüde bulunmanın oldukça zor olduğunu belirtmek için Endonezya örneğini veriyorum.
 
 
Dünyanın geri kalanında da; Batı’da refah ve standartların sürdürülmesi riski ile Doğu’da ve Güney’de farklı temel makro risklerden beslenen süreçlerin mikro-milliyetçilik ile ilgili riskleri tetikleyebileceğini de öngörmemiz gerekiyor. Çünkü mevcut zamanın akışı aldatıcı olabiliyor.
 
İkincisi ‘’entegrasyon’’. Avrupa Birliğini model alan bütün dünyada çok ciddi entegrasyon çalışmaları var. Bütün dünya belli lider ülkelerin öncülüğünde bölgesel entegrasyonlara gidiyor. Fakat Avrupa Birliği süreci ve tecrübesinin bütün dünyaya öğrettiği tek şey entegrasyonun bu kadar sıkı olmaması gerektiğidir. Çünkü Avrupa Birliğinin geldiği nokta “başarıda başarısızlık”. Avrupa Birliğinden daha esnek organizasyonların süreç içerisinde daha da güçleneceğini ve önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde belki de uluslararası tek sistemin başarılmaya çalışılacağını öngörmemiz gerekiyor.
 
Diğer bir parametremiz ise ‘’öngörülemezlik’’. O da artık hayatın her alanının bir kriz yönetimi ile yönetilmesi gerektiği noktasında şekilleniyor.
 
Bir de Doğu ile Batı olarak tasnif edemeyeceğimiz ama bütün dünyayı etkileyen temel meydan okumalar var. Dolayısıyla bunları da göz önünde bulundurarak “devlet doğasındaki değişimi” ve “güvenliğin sınırlarını” doğru tespit edebiliriz. Çünkü genelde detay tartışmaları çok yapıyoruz ama büyük fotoğrafa göre konumlanma noktasında eksiklerimiz olabiliyor. Hatırladığım kadarıyla geçen yıl gerçekleştirdiğimiz Konferans’ın ilk sonuç deklarasyonu maddesi buydu. Dünyadaki “üretim-tüketim-büyüme” formülünün sürdürülemezliği ve bu mevcut formülün de en önemli güvenlik tehdidi olduğu gerçeği. Çünkü sürekli üretmek - sürekli tüketmek, bu şekilde büyümek zorunda olan bir dünya sistemi, hem devletlerin gayrisafi millî hasıla büyüklükleri hem şirketlerin büyüklükleri, aile gelirleri dikkate alındığında, her ölçekte bu üretim-tüketim formülünün sürdürülemezliği ortadadır.
 
Dünyanın kendini yenileme hızı 100 kabul ediliyor ama tüketim hızı ise 120. Bu aradaki fazlalık uzun yüzyıllar boyunca milyonlarca yıl birikmiş olan kaynakların tüketilmesi olarak tezahür ediyor. Dolayısıyla bütün uluslararası otoritelerin de altını çizdiği veçhede bu mevcut üretim-tüketim formülünün sürdürülemezliğini görmemiz gerekiyor. Paris’te İklim Antlaşması imzalanmış olması çok önemli bir süreçtir. Çünkü 20 yıldan fazla bir zaman dilimi müzakereler sürdü. Fakat nasıl uygulanacağı konusunda ciddi soru işaretleri var.
 
İkinci temel meydan okuma, “orta sınıfın tasfiyesidir”. Çünkü Batı’da özellikle 1950’lerden sonra Sovyetler Birliği kaldıracıyla inşa edilmiş olan güçlü orta sınıf son on yılda Çin kaldıracıyla tasfiye ediliyor. Bu bütün dünya için geçerlidir. Çok sayıda ülkede aynı sorun yaşanıyor ve özellikle emek piyasasında ve orta sınıfın şartlarında çok ciddi bir gerileme var. Orta sınıfı olmayan ülkelerin ya kaos ya da otoriter rejimlerle yüzleşmek zorunda olduğu gerçeğini göz önüne aldığımızda ise bu durum, güvenliğin temel alanlarından birisi olarak şekilleniyor. Batı’daki en gelişmiş ülkelerden başlayarak orta sınıfta ciddi bir erime olduğunu fakat Çin’in piyasaya sürdüğü üretim ve tüketim standartlarıyla bunu bir miktar dengelediğini de görmemiz gerekiyor. Çünkü bazı hizmetlere ve mallara daha ucuz fiyatlarla ulaşılabiliyor. Fakat bunun da kaynaklar anlamında sürdürülebilirliğinin de risk altında olduğunu görmemiz gerekiyor.
 
Diğer bir meydan okuma, “enerji, su ve gıda güvenliği” sorunudur. Bu da yine “üretim-tüketim-büyüme” formülüyle alakalı olarak dünyayı getirdiğimiz noktayı gösteriyor. Yaşadığımız sıkıntılar da yine güvenliğin ve ülkelerin var olma süreçlerinin temel odağında olmaya devam edecektir.
 
Dördüncü olarak, hayatın her alanında yaşanan “dördüncü boyuta geçiş süreci”.  Sıklıkla Endüstri 4,0 olarak tartışılan, makinelerin birbiriyle konuşması olarak tarif edilen ve sanayideki dönüşümü anlatan bir süreç ama hayatın her alanında bir dördüncü boyuta geçişin söz konusu olduğunu ve bu dördüncü boyuta geçişin güvenlik parametreleriyle ve güvenlik altyapısıyla birlikte yönetilmesi gerektiğinin altını çizmek gerekiyor. Çünkü dördüncü boyuta geçişin en önemli sonuçlarından birisi, işgücünde insan kaynağının tasfiyesi konusudur. Batı’daki nüfusun yaşlanması bunu tetikledi. Fakat gelinen noktada önümüzdeki 10-20 yıllık bir süreçte işgücünde insan kaynağının çok ciddi ölçüde yerini otonom araçlara ve robotlara bırakacağı gözüküyor. Dolayısıyla bunu da bir temel güvenlik meselesi olarak görmekte ve incelemekte yarar olduğunu düşünüyorum.
 
 
Son olarak ‘’devlet doğasında yaşanan dönüşüm ve beklenti doğası yönetimi’’ kavramı. Bu anlamda özellikle mikro-milliyetçiliğin de etkisiyle bütün ülkelerin çok ciddi toplumsal olaylara maruz kaldığını, bunun bir ileri aşaması olan şehir savaşlarının gündeme geldiğini görüyoruz. Türkiye’nin de benzer deneyimleri oldu ve büyük bir başarıyla çözdü. Bu anlamda beklenti yönetiminin sağlıklı yürütülmesinin, politikaların doğru belirlenmesinin ve bu tür yol kazalarına yol açmamasının öneminin altını çizmek gerekiyor.
 
Değişen devlet doğasında olması gereken devlet altyapısı, nasıl bir devlet altyapısıdır, nasıl güçlendirilebilir, nasıl kurumsallaştırılabilir? Önümüzdeki bu yeni dünyaya nasıl uyum sağlayabiliriz noktasında bu Konferans’ın da önemli çıktılar sunmasını ümit ediyoruz. Çünkü şu anda birçok ülkenin alt katında yangın üst katında düğün var. Sayısız ülke bu durumda.
 
Tehditlerin ve büyük fotoğrafın getireceklerinin farkındalığı zayıf olduğu için böyle bir görüntüyle karşı karşıya kalıyoruz. Biriktirdiğimiz, inşa ettiğimiz ve kaynak aktarmaya devam ettiğimiz kurumlar yarın yüzleşeceğimiz sorunlara cevap veremeyecekler.
 
Devlet doğasının değişimi ve kurumsal altyapının ne olması gerektiğinin hayati bir soru olmaya devam edeceğini bugün ve kısa vadede tekrar altını çiziyorum. Buradaki en önemli başlıklardan biri ‘’sert güç - yumuşak güç’’ meselesi. Bir de ona “akıllı güç” eklendi.
 
Fakat şu anda istikrarsızlık yaşayan hiçbir ülkeye sert güç üzerinden istikrarsızlık gelmediğini ya da olayların başlangıcının sert güce dayanmadığını, yumuşak güç üzerinden istikrarsızlaştığını göz önüne aldığımızda hem savunma amaçlı hem saldırı amaçlı her ülkenin kendi ulusal güvenlik konseptine göre ve ülkenin insan kaynağıyla, teknolojik altyapısıyla doğru orantılı olarak bir yumuşak güç programına ihtiyacı olduğu gözüküyor. Bu, ABD’den başlayarak belli ülkeler için oldukça başarıyla uygulanan, teorisi çok iyi uygulanıp, pratikte de önemli mesafeler kaydedilmiş bir alandır. Fakat birçok ülkenin henüz böyle bir programın adını dahi koymamış olmasının da çok büyük bir dezavantaj olduğunu düşünüyorum. Çünkü savunma ve güvenliğe aktarılan kaynakların en az yarısının yumuşak güç inşasına aktarılması gereken bir dönemden geçiyoruz. Sert gücün ise mobilize, hızlı hareket edebilen ve yüksek teknoloji içeren bir yapıya dönüştürülmesi gerekiyor. Hantal yapıların ve büyük orduların çok büyük karşılığı olmadığı ortada.
 
ABD’de son yıllarda yaptığı güvenlik ve savunma reformu ile benzer bir çizgiyi izliyor. Örneğin; Afrika’da 35 ülkeyle yaptığı antlaşmayla her ülkede maksimum 800 asker bulundurmak kaydıyla anlaşmaya vardı. Yaklaşık 25.000 askerle 35 ülkede ABD varlık göstermiş ve ilgili ülkelerle işbirliği yapmış olacak. Bu anlamda Türkiye’nin Katar ile bir askerî üs antlaşması yapmış olmasının ve bu yöndeki çalışmaların devam ediyor olmasının da Körfez’deki dengeler açısından ve Türkiye’nin menfaatleri açısından, Körfez’deki dost-kardeş ülkelerin menfaatleri açısından çok kritik bir adım olduğunu düşünüyorum. Aramızda Katar Silahlı Kuvvetlerinden çok değerli bir Tümgeneral ve Tuğgeneral de var. Hükümetlerini ve Savunma Bakanı’nı temsilen buradalar. Katar’daki Türk askerî üssünün de bu vesileyle altını çizmiş oldum.
 
Son olarak şunu belirtmek gerekiyor. Bütün bunları nasıl başaracağız? Dünyada bizi aşan meydan okumalar var. Doğu ile Batı arasında başat güçleri dahi aşan temel rekabet parametreleri var. Hatta bazen bütün dünyanın üzerinde hareket edebilen yapılar var. Dolayısıyla biz, ülkeler olarak bu sürece nasıl uyum sağlayacağız? Çünkü her ülkenin bölgesel duruşu, kendi ulusal menfaatleri ve millî güvenlik perspektifleri farklı. Burada bilinen formül çok basit olmakla birlikte, uygulaması da oldukça zor olan, birçok ülkenin de henüz başaramadığı formül; siyasi hedeflerin çok iyi tanımlanması, siyasi hedeflere uygun bir ekonomi politikası ve bu ikisinden sonra savunma ve güvenlik politikalarının belirlenmesi ve diğer sektör politikalarının belirlenmesi şeklinde bir formül önümüzde duruyor. Bu üçü arasında bir geçişkenlik ve paralellik yoksa, birlikte hareket etmiyorsa; yapılan yatırımların ve kurumsal inisiyatiflerin sürdürülebilirliğinin olmadığını da görmemiz gerekiyor.
 
Bu politikanın başarılı olması için gerekenler; başta devlet olmak üzere yerel yönetimler, sivil toplum, diaspora, özel sektör, medya, akademi. Bütün kanalların bu belirlenecek politikaların etrafında birlikte hareket edebilmesi hem milyonlarca tekrarı önleyecek hem de verimliliği artıracaktır. Böyle bir temel bakış açısı içerisinde bu konferansın, devletin doğasının değişiminin ne olması gerektiği ve önümüzdeki dönem için güvenliğin sınırlarının ne olacağı noktasında önemli bir işlev görmesini ümit ediyorum.
 
Şüphesiz bu sivil bir toplantı, dolayısıyla bütün Sayın Bakanlarımızdan ve Komutanlarımızdan minimum protokol beklentisi içerisinde olmalarını diliyorum. Ayrıca Konferans’ın bu akşam yapılacak olan gala yemeğine burada bulunan herkesi içtenlikle davet ettiğimi belirtmek istiyorum. Yine TASAM Millî Savunma ve Güvenlik Enstitüsü tarafından geliştirilen stratejik vizyon geliştirme programını çeşitli ülkelerle çalışıyoruz. Bu anlamda kardeş-misafir ülkelerden gelen heyetlerle de bu konuda görüşmeler yapabileceğimizin de altını çiziyorum. Selam ve saygılarımı sunuyorum.
 
( İstanbul Güvenlik Konferansı 2016 | TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY’un Açılış Konuşması | 03.11.2016, İstanbul )
YUKARI